20 Ağustos 2013 Salı

Rafet Elçi’nin Şair Romanı - Semazen.net


“Bizde doğrudan Hz. Peygamber’i konu edinmeyip onun çevresini ve dönemini anlatan eserler maalesef yok”
İsmini daha önce duymadığım ve hiç bir eserini okumadığım Rafet Elçi’nin Şair (İstanbul: Fanus Yayınları 2011) isimli romanını bir arkadaşımın evinde tesadüfen gördüm ve konusu şiir ve şair olduğu için dikkatimi çekti ve alıp okudum. Son sözümü ilk baştan söyleyeyim: Beğendim ve etkilendim. 550 sayfalık kitabı üç günde bitirdim. O kadar sürükleyici idi ki ara verdiğim zamanlarda bile aklım kitapta idi ve bir an önce gidip kitabı okumak istiyordum.

4 Mart 2013 Pazartesi

14 ASIR EVVELİNİ PEKALA HİSSETTİM ‘’ŞAİR’’LE


Bir kitaptan bahsetmek isterim ki eğer bahsedeceğimiz kitabı okuyacak iseniz şu tavsiyeye uyunuz:  Güzel  kitaplar seher vaktinde okunur. Günün en kıymetli vakitleri , en kıymetli işlere ayrılır. Şimdi bahsedeceğimiz kitabı okuyacak olanlar için bu tavsiye mucibince, vakit olarak seher  vaktini  tercih etmelerini  tavsiye ederim.


Seher  vakti  için ayırdığınız kitap  ‘’Şair’’ ismiyle müsemma. Nasıl bir iddia  ile vücuda geldiğini bilmememiz , kitabın ciddi bir iddianın mahsulü olduğunu anlamamıza mani değil . Kitabımızın yazarı  Rafet Elçi. Daha evvelden  yazdığı  romanlar ‘’Şair’’ kadar ses getirmiş  olmasa da bir temel hazırladığı aşikar.Kitabın takriben  14 asır evvelini  tasvir ettiğine bakılırsa Rafet Elçi’nin kitaba nakşettiği  teferruatların ne derece sahih olduğu münakaşa  mevzuu olabilir. Bununla beraber  teferruatların esas metni sarsmadıkça ziynetleştiğini göz ardı etmemek gerekir.
Kendisinin de bir şair olması hasebiyle Rafet Elçi’ye hitabımızda ‘’ Şair’’  sıfatını kullanabiliriz. Böylelikle  kitabı şöyle tariff edebiliriz kısaca : Şair’in Şair’i … Romandaki şiirler de Rafet Elçi’ nin kaleminden . Şiirlerin hakkını vermek lazımdır  ki  es geçilecek   şiirler değil. Bu hususta  Rafet Elçi ‘’şair’’ kelimesinin  hakkını vererek  hissetmiş . Malum , ‘’ şair’’ hisseden demek . Rafet  Elçi  besbelli  hissettirmiş  ki hissettirmekte  satırlarında . Öyle  ki şiirleriyle sizi zorlamadan , sizi götürmek istediği çölün tam ortasına bırakıveriyor  zaman zaman . Sizi vahadan şehre ,köyden bozkıra sürükleyebiliyor bu şiirler bir anda . Bir zaman sonra zaten  Şair’ in şiirleriyle  hikayesi arasındaki muhterem  bağı keşfetmiş oluyorsunuz.
Esasen romanın iki kahramanı  var : Zeyd ile Tuleyle iki farklı kabilenin birbirinden  farklı iki şairi . iki şairin kesiştiği nokta ise  Sara. Yakın kabilelerde görülmüş en güzel kadın …  çölün  nurundan büyük bir hisse kapmış . ona bir bakış nazar  etmek için ölen şairler varken  gizlice, farklı zamanlarda çadırına  girip konuşabilen iki şair... neticede Sara’nın babası , civarın en büyük iki şairi  arasında , hükmü ikisi arasındaki  şiir müsabakasına devrediyor. Galibin mükafatı , Sara . şunu söylemek gerekir ki  Hicaz çöllerinde ve hem de Mekke’ye çok yakın  bir mekan da vuku bulsa da henüz kabileler  Müslüman değil . Peygamber  zamanı, Bedir’in tazeliği daha henüz çölün üzerinde iken Zeyd’in kabilesi Betafanlar ile Tuleyle’nin kabilesi  Gallaklar arasında şedid bir mücadele  başlatacak  müsabaka Ukaz’da başlıyor.

Buraya kadar anlattıklarımız muhavere  faslının girişi olur  belki . 500 sahife dile kolay , eğer elinizdeki  kötü bir kitap ise vaktinizi çarçur etmenin  acımasız  yollarından  biri . lakin müsterih olmak lazım  bereket  versin ,  elimizdeki kitap  bu cinse muhalefet ediyor zira . sürükleyici olmanın hakkını yememek  lazım , lakin mesele sürüklemek ise  halihazırda  kitapçı raflarında bu  bu tipte kitaplar  pek de az değil. Rafet Elçi’nin ilmeği sadece sürüklemekten ibaret değil. Manasının  satırları dokuduğu bir tablo  var karşımızda.
Rafet Elçi, ‘’ Şair ‘’ kitabıyla Kur’an’ın belagatini  hikaye ediyor. Şiirin  zirvesinden, Kur’an’ın  alt  ettiği  bir belagat  ve  fesahat . Şairler , ‘’hissedenler ‘’ , Kur’an’ın hissiyatının  üzerine çıkamamanın acizliği içinde kavruluyor. Sonra  şairler, ar  ediyor   Kur’an  varken  şiire dokunmaya. Böylece şairlerin ekserisi  eleniyor ve raviler  kalıyor  arkada .  Bu  kuvvetli  ravilerin zihinleriyle berraklığı  muhafaza  ediyor.  ‘’Allah, şartları  en ziyadesi  ile hazırlamış idi  de öyle gönderdi kelamını .’’ diyor adeta Elçi. Rafet  Elçi’nin hissettiren kalemini bazı konuşmalardan  da izlemek mümkün. Rahiplerin  meclisinden, tüccarların sohbetine; boy beyinin  hareketlerinden , Arapların  adetlerine size bahsettiklerini hissettiren   bir tarafı var. Sizi ikna ediyor, ‘’ Arapların  hafızası ve şiir bilgisi  yüksekti.’’  cümlesini  zihninizdeki   perdede canlandırıyor.

Rafet Elçi, üslubuyla da şu zamana  kadar Müslüman yazarların yazdığı romanların çok üstünde. Taklidin ve kendini ispat etmenin  esas gaye  olmadığını müşahede etmek mümkün . Şiirlerdeki ustalığın temeli daha evvelden  yayımladığı  şiirlerinden  geliyor olsa gerek . Müellifin  Arapça, Osmanlıca  ve İngilizce bildiğini biliyoruz. Bilmediğimiz  husus  Kur’an  tercümelerinin  ona ait olup olmadığı . Eğer tercüme  Rafet  Elçi’ye  ait ise  Kur’an tercümesi  yayımlamaları manasında değil lakin  tercümelerin  kaliteli  olduğunu belirtmek gerekir.  Tercümeler  dahi  çölün  yumuşak  kumlarının  en  ziyade   ziyneti şiire uyum sağlamış. Müsabakada şiirlerin ardından  Kur’an , Kur’an’ın ardından ise onu taklit etmeye  çalışan birkaç şiirin gelmesi, Zeyd’in sırtının bu şekilde yere gelmesiyle  Kur’an-I Kerim’in  üstünlüğünün anlatılması müellifte  anlatım ve  zekanın iş birliği yaptığını gösteriyor. Rafet Elçi şiiri methediyor   lakin hakkını veriyor ki şiir  de hitabet  de  Kur’an’ın  azametine  yenik  düşmüştür.  

Çölde  geçiyor demiştik hikaye . Evet ,çölde başlıyor, çölden geçiyor lakin nihayete giden  yol  çöl değil.  Elçi bizi İran’dan geçiriyor, Kisra’nın  önünden, Rum  diyarının imparatoruna  götürüyor,  çadırda  yaşayan savaşçılarla  tanıştırıyor. Yeniden  Türkçe öğretiyor  Zeyd’le.  Türkçe öğretiyor derken  kitaptaki  eski Türkçe’nin, o devre ait  Türkçe  olduğuna pek emin değiliz. Buna rağmen  burada  takdir  okuyucuya bırakılmalıdır ki  bu teferruatın  tesirini kendi belirlesin   de bir noksan  olup olmadığına kendi karar versin . Şunu  bu cümlelerin arasına sıkıştıralım : Eski Türkçenin  kullanılışı  sebebiyle ciddi  manada yerebileceğimiz  bir kitap değil elimizdeki . Her ne kadar açıklamalarda dört aylık bir çalışmanın mahsulü olduğu geçiyorsa da zihnen  çok daha uzun bir zaman zarfının bereketli mahsulü  olduğunu düşünmek, zannedersem  pek de hata nevinden bir hareket olmayacaktır. Şair’in , raf  kapmaca   için yazılmış  ve  tabedilmiş  olduğuna  inanmak güç . En  iyi romanlardan  olma gibi bir hedefi  var mıydı bilemeyiz  ama kısa sürede silinmeyecek  eserler  listesine  bir  bağdaş  kurduğunu   pek rahat  ifade  edebiliriz.
  

Zannederim   niteliklerine  göre  ikiye  ayırabiliriz  romanları : Birinci  sınıf ; çerez niyetli , hedefsiz  romanlardır. Bir ok kirişten  fırlamıştır  da nereye  ve niçin  gittiği  belli değildir  sanki.  En  büyük  faydası  yazarınadır, adamcağız  cebi  siskin  yaşar  bir nebze  daha.  Böyleleri   çekirdek   niyetine   okunabilir herhalde .  Çekirdek  çıtlatacak  zaman,  onlara  ayrılırsa   belki   çok da ziyanı  olmaz  bu sınıfın.  Zira  okunmalıdırlar  da.  Bir  kimse  şerri görmeden  hayrı nasıl tayin eder  ki çirkini görmeden güzele  kıymet biçsin.

Kanaatimizce  yaptığımız  sınıflandırmanın ikinci kuşağında  da birincidekilerin  zıddı  olduğunu kestirmek   pek  zor  olmasa gerek . Rafet Elçi’nin Şair’ini de pekala içine katabileceğimiz bu sınıf, oyalanmak  maksatlı  değildir,  her  daim  sürükleyecek  olmasa  da .  Lakin neticede  kitap bitip de iki kapağı  tekrar birbirlerine   kavuştuklarında , satırlar artık kopya edilmiş,  hiç değilse  bir tesir ile  iz  bırakabilmiştir  zihne. Bir mesele  daha açıktır artık; heyecan ve şevk  artmış da olabilir, huş  olmuş  da  olabilir  insan  kitabı  rafına  iterken . Netice ne olursa olsun , elinizden  bıraktığınız  kitabın, raflardakinin yanında  kafanızda bir yeri  vardır. Eğer ikinci  sınıf hususiyetleri  hakkında  aynı şekilde düşünüyor isek  Şair, sizi pişman etmeyecektir.

Şunu da ekleyelim:  Kitap zannımca birinci  baskısını  tüketti  tüketecek. Erken  davranıp  almak  lazım. Son olarak  hem  içindeki  şiirlere  misal olsun  diye  Zeyd’in  ilk şiirini  aktaralım. Zira  o şiir  ki  Betefanlara  bir saklı  hazine bahşetmişti:

Kör  bir  serçenin   uyuduğu gibi 
Düşlere  yaralı yürekle  akmak.

Uyanmak   çıtırtı  duyduğu  gibi
Bir  mumun içinde geceyi  yakmak.

Sükut  etmek , sükut bir baykuş  gibi
Gece  nüfuz etmiş  gibi kanına,
Can verir  perdeye  dışarıdan tipi

İçeriden  ölüm sesler  yanına.

M. BEŞİR BEŞİR

Kaynak: Genç Doku Dergisi Aralık 2012 Sayısı

29 Ekim 2012 Pazartesi

Vicdan ve azap - Serdar AKİNAN


"Bu sözler yükselecek ve üzerine hiçbir söz çıkamayacak. Altında kalanlarsa ezilecektir."

Kimden bahsediyorum? Böylesi karlı günlerde sıcaklığına sığınılacak kitaplardan...

Romandan... Rafet Elçi'nin 'Şair'inden.


Satırlar arasından duyulan 'o gizli ses' kendine olan güvenini hiç kaybetmeden beni Doğu Roma Sasani harbinden bir Farisi tüccarın kervanıyla Arabistan'ın çöllerine sürükledi. İslamiyet'in henüz doğmuş olduğu Arabistan'ın çöllerine... İşte şimdi klişelere boğulup takılacak derken 'başka bir niyetim' var diyerek beni iki bedevi şairin sevdikleri kadın için giriştikleri 'şiir ve belagat yarışmasına' götürdü. Arap kaside formatında şiirler yazma cüretini de gösteren şair beni bunların Arabistan'ın en güzel şiirleri olduğuna da inandırdı. Üstelik Türkçe yazılmış şiirlerle... 

Jason Goodwin 1964 Sofya'da yapılan bir şiir sempozyumunda kendisinden 'Klasik Türk şiirini' tanıtması istenen bir Türk şairin ters bir şekilde 'Bizim klasiklerimiz yoktur' dediğini ifade eder.  Bu şairin kim olduğunu bilmiyorum fakat müthiş bir aşağılık psikolojisi ile bunları söylediği aşikârdır. Zira bir 'Klasik Türk şiiri' kesinlikle vardır. Misal getirmeye lüzum duyulmayacak kadar açıktır bu. Fakat aynı sorunun 'klasik Türk romanı' şeklinde değiştirilerek sorulduğunu düşünelim; kaçımız bu soruya dilimiz tutulmadan, duraklamadan cevap verebiliriz?
Elbette tartışmalı bir mesele... Ama edebi vicdan ne der?

Edebiyata sirayet eden siyaseti; küreselleşmeyi, markalaşmayı, ticari faaliyetleri bir yana bırakıp evrensel ve kadim olandan bugüne ve yarına bakarsak, sahiden, bu soruya nasıl yanıt veririz? Edebiyat evrenseldir, büyük sanatçılar dünyanın ortak hazinesidir evet ama ne zaman bir Fransız ile edebiyat hakkında konuşmaya başlasanız hemen 'Balzac, Hugo...' diye saymaya başlar, bir Rus 'Dostoyevski, Tolstoy...' der fakat pasaportunda Türkiye Cumhuriyeti yazan bizler? Ne Türkiye'den ne de başka bir doğu ülkesinden bu isimlerin yanına konabilecek bir romancı bugüne kadar çıkmıştı. Doğrusu bu birbiri ardına kitapları basılan, müthiş bir reklam ve tanıtım bombardımanı ile kendilerini bize pazarlayan romancılardan gurur duyabileceğimiz bir şey ortaya koymalarını beklemek de hayalcilik olurdu. Adını hiç duymadığımız bir yabancı bir gün ortaya çıkacak, koltuğunun altında bir kitapla gelecek ve 'İşte cevap veriyoruz' diyecekti. Haset duygularından arınmış, bu ülkenin insanı için bir şeyler isteyen gerçek entelektüellerin, hissiyatı ve beklentisi bu yöndeydi. Hiç abartmadan tek bir cümle ile söyleyeyim ki; o yazar geldi. Romanının adı 'Şair'. 
Belli ki yazar bu romanın konusunu kendisi bulup düşünmemiş her büyük eserde olduğu gibi 'bir şey' ona bu hikâyeyi fısıldamış. Doğrusu o da bu 'semavi hediye'yi zayi etmemek için her şeyi yapmış. Yarıştırdığı iki efsane şairin şiir kudretini göstermek için onların diliyle Arap üslubuyla sayısız şiir yazmış bu işi taçlandırmak için Türkçe'de benzerini hiç görmediğim Arap kaside formatında birisi 60 beyitlik iki dev kaside kaleme almış. Yedinci yüzyılın üç büyük imparatorluğu Doğu Roma, Sasani ve Batı Türk imparatorluklarının tarihini devlet teşkilatlarından; ordularından; medeniyetlerine kadar canlandırmış.

Üç büyük kadim halkın; Araplar, İranlılar ve Türkler hakkında çoğu tarihçinin bile cesaret edemeyeceği bir iddiayla hükme varmış. Bedeviliği ve kadim Arap dini hakkındaki çocukça yorumları bizzat putperestlerin dilinden bozguna uğratmış, İranlıları romanın geçtiği çağın en medeni en zarif en ileri toplumu olarak yansıtmış ve Türkleri yani İslam öncesi Türkleri 'yağmacı kültürsüz yarı-barbar' yaftalarından sıyırıp 'zırhlı ordularıyla dünyayı titreten, gururlu zengin ve müreffeh' bir millet olarak ortaya çıkarmış. Yani Zeyd b. Talha'nın sürgünü hem bir şiir ziyafetine hem sıkı bir tarih felsefesine hem de katıksız felsefeye dönüşmüş. Zira 'bir' ve 'sonsuz' üzerine çok çarpıcı bir tartışma da bekliyor okuyucuyu. En büyük sürpriz ise 'şair'likle suçlanmış bir peygamberin mücadelesine temas etmesi.

Romanın harcına gömülen bu kadar şeye rağmen sayfalar boyunca iki şeyden uzaklaşamıyorsunuz; gerçek şairlerin büyüklüğünden ve Allah'ın her şeyi aşka alet ettiği gerçeğinden. 
Rafet Elçi'nin Şair'ini bir kez daha tavsiye ediyorum.

Serdar AKİNAN